Menü Başlangıç

Türkiye’den ayrılmak

“Neden?” yazısını okuyan genç bir mühendis arkadaşım Berlin konusunda bazı sorular sordu ve cevaplamaya çalıştım. Bu sırada da bu cevapları kapsayan bir blog yazısı hazırlamak aklıma düştü. Hem belki başkaları da benzer süreçlere girmek istiyordur ve bir yol gösteren olsun diyordur. Dilimiz döndükçe anlatmaya çalışalım o zaman. Tek bir yazı değilde üç ayrı alt başlıkta üç yazı yazacağım. Öncelikle “Neden?” sorusuna daha açık bir cevap vermek istiyorum. İkinci bölümde “Nasıl geldik ve sizlere ne tavsiyelerde bulunabilirim?” sorusunu ele alacağım, üçüncü bölümde ise 3 ayın sonunda “Hayat burada nasıl? Türkiye ile farklar neler?” sorularını cevaplayarak kapatacağım. O zaman başlayalım.
Kendimden bahsederek bir giriş yapayım hemen. 30’larımın başında fani bir Aytimenicir’im. Erken başladığım çalışma hayatımda 15 seneyi devirdim. 2 senelik evliyim, eşim doğma büyüme Berlin’li. Üniversite sonrası staj için geldiği İstanbul’da tanıştık ve daha sonra evlendik ve İstanbul’da yaşıyorduk. Allaha şükür hayatımızda da bir sıkıntımız yoktu. İkimizde güzel işlerde çalışıyor, iyi maaşlar alıyorduk. Ne gezmemizden eksiktik ne yeme içmemizden. Kısaca İstanbul’da tuzu kuru bir hayat yaşıyorduk. Ne flört dönemimizde ne de nişan evlilik sürecinde ve sonrasında aklımızda hiç yurt dışına taşınmak ta yoktu. Tabikide Berlin’de yaşamış bir insan için Türkiye’ye geldiğinde yaşayacağı adaptasyon sorunları oluyordu eşimde ama genel manada aklımızda herhangi bir “burada da yaşanmaz” düşüncesi geçmiyordu. Böyle bir giriş ile hem kendimden hemde İstanbul’daki yaşamımdan bahsetmemin nedeni ise yurt dışında bir imkan, bir iş, Türkiye’de bulamdığımız bir kariyer ya da para için terketmediğimizi anlatabilmek. Peki neden? Neden bırakıp geldik? Sorunun tek bir cevabı yok aslında. Yıllarca alttan alta biriken bazı şeylerin sonucu bir anda patlayan bir neden duralım sorusuna bir cevap bulamamak neticesinde buradayız. Herşey altı ay içerisinde gelişti.

itcrowd1

Türkiye özellikle İstanbul maalesef çok yorucu. İster bir öğretmen ol, ister bir memur, bir bankacı, bir öğrenci ya da üst düzey yönetici hiç fark etmiyor. Yoruluyorsun. Hayat sürekli 1.5x hızında ilerliyor. Bu kelimelere dökmekte zorlandığım bir kavram. Sürekli bir koşturmaca bir mücadele içerisindeyiz. Sürekli bir şeylere ulaşmaya, edinmeye, sahip olmaya ve hak etmeye çalışıyoruz. En temel haklarımız, en temel insani ihtiyaçlarımız için bile uğraşmamız, peşinden koşmamız gerekiyor. Her an bir şeyin peşindeyiz, bir an dursak sanki tüm düzen çökecekmiş gibi hissediyoruz. Sanırım şu örnek biraz anlatabilmemi sağlayacak. Bir Avrupa’lı yolda yürürken kaldırımı düşünmesi gerekmiyorken, sen ben yolda yürürken acaba taşa takılır mıyım ya da su birikintisine girer miyim ya da kaldırımda karşıdan motorsiklet gelir mi diye hesap yapmak zorunda kalıyoruz. Ve evet bazen sadece bir kaldırımda yürümek bile seni bitiriyor. Ki zaten bence sorunlarda aslında bunlar. Bu ve benzeri çok basit ama gündelik hayatın içindeki sorunları çözsek zaten otomatikman 50 sene ileriye atlayacağız. Medeniyet aslında bu değil mi? Senfoni yazabilen değerler çıkaran değil kaldırım yapabilen bir topluluğa-ortama deniliyor medeniyet. Bu temel şeyler bütünün yüzde 90’ını oluşturuyor. Bunu kurabilirsen üzerine Mozart çıkartabiliyorsun.
En temel ayrılma kararı alma sebebimiz bu. Ülkemde yoruluyorum, en temel en doğal edinmem gereken şeyleri bile mücadele ile hak ediyorum. Örneğin başıma bir iş gelse ve adli bir olay yaşasam en temel hakkım olan adelete ulaşamıyorum. İlla arkamda birileri olmalı, birinin gücünü almalıyım. Tek başımıza çok güçsüz durumdayız ve bunu bastırmak için sürekli bir yerlerden ek güç almamız sırtımızı oraya dayamamız gerekiyor. Haliyle bu ödünç kuvvet bizi eziyor. İşte bu nedenle zaten kocaman bir ezikler topluluğu olarak yaşıyoruz ve sürekli bu ezikliğimizi kapatmak için ek çaba sarfediyoruz. İşte bizi yoran ve hayatta sürekli koşturmamızı sağlayan ve sanki her şey gereğinden fazla hızlı ilerliyormuş gibi hissettiren de bu. Eşimle bu kararı almamızdaki en temel neden buydu. Yavaşlamak istedik. Koşturmak, sürekli mücadele etmek istemedik. Belirli bir zaman sonra bunun bizi tamamen bitirmesinden korktuk. Hayatı çok hızlı tüketmekten korktuk. Üçüncü yazıda bu durumu oradaki ve buradaki yaşamı karşılaştırarak daha net anlatmaya çalışacağım ama şimdi kırılma anlarından bahsedip bu yazıyı kapayayım.

hsktr

Yukarıda ana nedeni dilim döndükçe anlattım ama tabiki altındaki temel sebep bu. Bunun yanında lanet olsun dediğimiz ve bu kararı almamızda etkili olan bir kaç kırılma anı da oldu. (Bu arada hepimizin zaten her gün lanet ettiği şeyleri saymıyorum. Bunları zaten biliyoruz ve hepimizi çürütüp canımızı sıkıyor, kaçma hissi oluşturuyor, ben daha spesifik bazı şeylerden bahsedeceğim) Bunlardan ilki Bilfen kolejinin ilkokul öğrencisi için senelik 40bin TL (evet yanlış okumadınız) ya da buna yakın bir para istediğini öğrendiğimde oldu. Bu benim açımdan bu ülkede çocuk yetiştirmek istememek için başlı başına bir sebep oldu. Uzun uzun anlatmayacağım. Bundan ne çıkartırsınız size kalmış. Sadece benim açımdan bu ülkenin eğitim sistemini çok net anlatan bir örnek olması nedeniyle kafamda bazı şimşeklerin çakmasına neden olduğunu söyleyebilirim. İkinci olay ise belki size saçma gelebilir ama belediye seçimlerinde Ankara’da Mansur Yavaş’ın kaybetmesi oldu. Ankara’lı değilim, Ankara’da yaşamıyorum ama Melih’ın karşısına kütük koysan seçilmesi gerekirken Mansur Yavaş gibi mükemmel bir adamın bin bir hile ile seçtirilmemesi benim bu ülkenin geleceğine dair enerjimi acayip söndürdü. Son olarakta deprem gerçeği. Daha önce bu kabusu bir kere yaşamış bir insan olarak mevcut durumda Istanbul’da olacak (ki tüm bilimsel veriler bunun çok uzun sürmeyeceğine işaret ediyor) bir depremin ihtimali beni ürkütüyordu. Hayır depremde ölme korkusu değil. Tam tersi depremde sağ kalma korkusu. Şöyle bir durumu düşündükçe içim sıkıldı. Kışın ortasındayız, ben iş yerimdeyim, eşim iş yerinde, belki çocuk oldu o evde bakıcı ya da annelerimiz ona bakıyor ve deprem oluyor ve ölmüyorum. O an ki kaosu bir beş dakika gözünüzün önüne getirebilir misiniz? Istanbul yerle bir durumda. Tüm iletişim altyapısı çökmüş durumda, yollar telef, ulaşım yok, belki köprü yıkıldı karşıya geçiş yok, eşine ulaşamıyorsun, çocuğuna ulaşamıyorsun. İşte bu deprem anı ve sonrasındaki 48 saatin düşüncesi beni korkutuyor. Bu korkumun 3 nedeni var. Birincisi bunun bir fantezi değil çok gerçek, sağlam verilere dayanan bir ihtimal olması. İstanbul’un hali ortada, bir deprem olma olasılığı da fazla. İkinci nedeni daha önce benzer bir depremi 17 Ağustos’u yaşamış, küçücük bir şehirde bile eşimize dostumuza saatlerce haber alamamıştık. Yani benzer bir deneyimin anıları hala beynimde kazılı. Son olarakta 24 Mayıs 2014 tarihinde İstanbul’da da hissedilen bir deprem oldu. Ben bu deprem sırasında uyuyordum. Sabah eşim arkadaşlarıyla buluşmaya gitmişti bende tatil dolayısıyla evde miskinlik yapıyordum. Öğlen 12 sırasında deprem oldu ve uyku sersemi gözlerimi açtığımda yatak başındaki lamba sallanıyordu. Uyku sersemi olduğum için büyük bir deprem olduğunu düşündüm hemen yataktan fırladım eşime telefon etmek istedim ama Gsm şebekeleri çökmüş olduğu için telefon çalışmadı. Aptal oldum kafamdan binlerce senaryo geçti. Az önce anlattığım herşeyi yaşadım. Sonra yavaş yavaş uyku sersemliği gidince ayağa fırlayıp önce camdan dışarı baktım ve sonra sokağa koştum ve herkesin normal halinde olduğunu görünce rahatladım. Ben bu durumun gerçeğini yaşamak istemiyorum. Tabiki burada da başımıza binlerce kötü olay gelebilir. Sonuçta kader. Ama ben kendi adıma en azından bu durumdan sakınmak istedim ve bu durumda ciddi şekilde gitme kararı almamda etkili oldu.

kruezberg

İşte bu şekilde bir karar alma sürecinden geçerek ülkeyi terk ettim ve 3 aydır Berlin’de yaşıyorum ve sanırım bugüne kadar aldığım en mantıklı kararlardan biri olduğunu düşünüyorum. Yukarıdaki yazılanlardan da sezebileceğiniz gibi aslında bizimkisi bir Türkiye’den ayrılmaktan daha ziyade İstanbul’dan kaçmak olarak da adlandırılabilir. Zaten imkanı olupta hala İstanbul’da yaşayanın aklından ciddi şekilde şüphe ederim. Varsa bir dakika durmayın, yoksa yaratmak için çaba sarfedin. Gerçekten iyi gelecek buna emin olun.
Bu yazıya burada son verelim, ikinci yazıda Almanya’ya gelmek için neler yaptık, hangi yolu izledik onu anlatarak devam edeceğim. Bu kısmı belki bir kaç kişiye yol göstermede de yardımcı olur. Bakalım.
Not: Bu arada hanım Alman vatandaşı olduğu için bizim gelme süreci o kadar sancılı geçmedi. Sonuçta onun doğup büyüdüğü şehre taşındık. Bizim için kolay oldu. O nedenle ben bunları öyle artiz artiz “ulan bakın şöyle zorluklar çektik, böyle zor yollardan geçip geldik” denyoluğunda anlatmıyorum, yanlış anlaşılma olmasın.

Kategoriler:Genel

Tagged as:

Özgür ÖZTÜRK

Fani bir aytimenicir. Berlin'den bildiriyor, sizleri bilgiye boğmadığı zamanlarda bir şeyleri kapatıp açarak çalışmasını sağlıyor.

1 reply

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: